Blog

ÇEKİNİLEN BİR TİCARİ COĞRAFYA AFRİKA VE HERHANGİ BİR ÇEKİNCE FETHULLAHÇILAR

Türkiye’de 1960 darbesinden sonra tabana ilerlemeyi başarabilme özellikleri gösteren sola karşı Amerikan tepkisinin ne olacağı duvarları harita kaplı odalarda konuşulduğunda, İslamcılık, soldan daha ağır lakin daha tutarlı ilerleyişlerle kendi tabanını oluşturmaya başlıyordu. 12 Eylül’e ilerleyen süreçte sol hem tabanının kısıtlı kalması, hem de karşısındaki organize güçler karşısında her hamlesinde yenilgiyi bir parça daha kanıksamasıyla Sovyetik altyapılı patolojik bir harekete evrildi. İslamcılık ise herhangi bir toplum, politika, ekonomi modeli olmayan, Anadolu İslam Geleneği, İthal kitaplar ve Reel Kemalizme düşmanlığın oluşturduğu çarpık bir tarih bilinciyle ideolojik olarak kısır lakin köklü ve gelecekte ülke yönetimine aday bir tabanla evrimini sürdürdü.  1979 İran devrimi başarılı olmasa Amerika Türkiye ve İslamcıları bu kadar ciddiye alacak mıydı bilinmez lakin 12 Eylül’ün teğet geçtiği İslamcılık Türk toplumunu Amerikanvarileştirme sürecinin başat aktörü olacaktı! Darbe ardından geçen her yeni yılda ekonomik karakteri daha kapitalist, ideolojik altyapısı daha modern ve dini karakteri muhafazakârlaşan Türk toplumunun büyük çoğunluğu, canları sıkılınca AVM leri ziyaret eden, televizyon izleme oranı ile dünya sıralamasının üst sırasında, kilo problemiyle başı dertte, antidepresan tüketimi tavan yapmış ve her biri aynı şeyleri tekrar eden lakin her biri mensuplarına farklı dünyevi ve uhrevi nimetler vad eden cemaatler ile dolu minik bir Amerika’ya dönüştü.

                Cemaatler şüphesiz ki bu sürecin en önemli aktörleri olarak bünyelerindeki devasa insan ve finans gücü ile bütün siyaset ve ticaret adamlarının gözde kurumları olduğundan, varlıklarının sorgulanması dahi bir nevi “din düşmanlığı, kafirlik varyasyonu” olarak görülüyordu. Fenerbahçe Şike Davası süreci ile başlayıp, 15 Temmuz kalkışmasına uzanan süreç olmasa belki bu basit metni kaleme alırken dahi defalarca düşünecektik. Osmanoğulları Beyliğinin en küçük iken, diğer beylikler arasından bir imparatorluğa dönüşmesi gibi, cemaatler (tarikatlar ikilemesini kullanmayacağım çünkü bugün tarikat diye bir şey kalmamıştır, tarikat isimleri kullanan yapıların her biri de tarihsel tarikatların adeta  franchise ını alıp kullanan birer modern ve Amerikanvari cemaattirler) fidanlığında en gür ağaca dönüşen Fethullahçılık garip bir şekilde Türkiye’de kazandığı üniteler yetmezmiş gibi gözünü bir de üçüncü dünyaya dikmişti. Normalde Türkiye’deki her türlü siyasi ve dini hareketin gayesi belirli bir kasaba veya mahalleyi kurtarılmış bölge yapmak ve bunun başarısıyla darbeler boyunca övünmekken karşımızda alışılmadık bir yönelim vardı. Egeli bir esnaflar hareketi olarak başlayıp, Türkiye’den yurt dışına açılabilen -haylice hormonlu olsa da- en büyük organizasyona dönüşen Fethullahçılık, gözünü üçüncü dünyaya dikecek kadar ideolojik çapa sahip miydi, yoksa bu altyapı cemaate paket olarak ikram mı edildi başka bir mesele! Lakin bugün dahi ziyaret ettiğim ülkelerde çöken Fethullahçı yapıların yerini almaya çalışan Hüdai Vakfı, İsmailağa Cemaati, Süleymancılar vb. cemaatlerin cami yaptırma derneğinin ötesinde işler yapamadığını pek de hayret etmeyerek müşahede ettim. Fethullahçılardan geri kalan organizasyonların iş ve meslek gruplarına değil de diğer cemaatlere bırakılması nasıl sonuçlar verir bilmiyorum. Lakin Fethullahçıların ardında kalan ünitelerin, herhangi bir cemaat veya ideoloji saplantısında olmayan iş, meslek, oda birliklerince bir şekilde ele geçirilerek Türkiye lehine çalışır hale getirilmesi 30-40 yıllık bir harcamanın tasarrufu demektir. Bunun nasıl olacağını anlatmak da bizim görevimiz değil. Hem bizler geçim ve karlılık derdindeki iş adamlarıyız, hem de zaten Türk hariciyesi dünyanın en keskin beyinlerine, her birisi sol ceplerinden 20 tane Dugin çıkaracak birikime sahip onlarca bürokrat ve diplomata sahip.

Gelelim konumuza: Son 3 yıldır danışmanlık, ders, B2B ya da çeşitli ilişkilerle karşılaştığımız ve Afrika’yı kendileri için olmazsa olmaz bir ihracat kaynağı olan gören her iş insanı ile sohbetimizde konu dönüp dolaşıp oradaki Fethullahçı yapılanmaların ne halde olduğuna geliyordu. Şu anda hükümet ve belediyelere yakın onlarca şirket, gelen taleplere ya da potansiyelini keşfettikleri Afrika marketine adları Fethullahçıya çıkmasın diye mal ve hizmet sunmaktan çekiniyorlardı. Hatta birkaç iş adamı, bizim yerimize sen git ve ziyaretleri yap deyip, organize ettiğim birkaç B2B ye sırf Fethullahçılarla ilişki etiketinden korktukları için katılmadıklarından dolayı bu yazıyı kaleme almak zorunda kaldım.

                Öncelikle Fethullahçılar Afrika’da nasıl bir ticari ağ kurmuşlardı buna dair yazmak gerekirse, anlamın merkezine Cemaatin okullarını koymamız gerekecek. Yakın bir örnek olarak, biliriz ki, Osmanlı imparatorluğunun otokolonizasyon sürecinin sonuçlarından birisi yabancı okullardı ve Cumhuriyetin ilk işlerinden biri bu okulların denetimini kolaylaştırmak için tevhidi tedrisat yasası çıkarmak oldu. Bir ülke kendi birikimini, yabancı işgalcilerin kültür ve teknik birikimi karşısında yetersiz bulunca, çocuğunu kariyer ve nitelikli yaşam kaygısıyla, yüksek ödemeleri ve çocuğunun toplumuna yabancılaşması pahasına yabancı okula göndermeyi borç bildiği gibi bir de şeref sayar. Afrika gibi kolonyalizmin saman altından yürüdüğü bir coğrafya da ise, İngiliz, Fransız ve Kanada okullarının yanında, Afrika ile somut bir sömürü geçmişi olmamış, Müslüman ve Avrupalı Türklerin okulları özellikle zengin, soylu ve bürokrat Müslümanlar arasında bir alternatif, bir umut olarak görüşmüştü. Ülkelerin en potansiyelli ailelerin çocuklarını toplayan okullar çok kısa süre bir Business Office, Türkiye ve Afrika arasında bir iş networkuna dönüşecekti. Afrikalı iş adamları özellikle gündelik tüketime dair perakende ihtiyaçlarından bahsedince, o zamanlar Kayserili, Gaziantepli, Denizlili gruplar Türk hava yollarının uçmadığı, haritada yerlerini bulmayacakları yerlere, sıtma aşılarını vurulup, 2-3 aktarmalı uçuşlarla ulaşarak ilk satışlarını yaptılar. Okul, Afrikalı iş adamı için hem çocuğunu hem ticaretini büyüten bir  fenomen, Türk iş adamı için hayalini bile edemeyeceği bir karlılıkta bir danışma ofisine dönüşmüştü. Ayakkabı, makarna, çiklet satışı ile başlayan süreç devasa baraj ve rafineri projelerinin döndüğü dünyanın en güçlü networklarından birine dönüşmüştü. Artık cemaat ile reel ilişkisi olmayan, iş gezilerine onlarla birlikte katılmayan, her ticaretin ardından himmetini bölge abisine iletmeyen bir Türk için hiçbir şey Afrika’da kolay değildi.

                15 Temmuz’dan sonraki süreçte de durumu kolay olmayanlar, Afrika ve diğer ülkelerde sıkışıp kalan, cemaatin herhangi bir değer verip de Amerika, Kanada, Almanya ve İngiltere’ye taşıyamadığı, bulundukları ülkede işsiz kalan müdür ve öğretmen grupları oldu. Bu insanlar eğitimciydi, ticaret ve ticari ilişkilerden anlamadıkları gibi okulları ciddi manada öğrenci kaybetmişti. Beyaz adam olarak Afrika’da yaşamak hayli maliyetliydi ve para gerekiyordu. Türkiye’den gelen bağışlar tamamen durduğu gibi, herhangi bir Türk iş adamı grubu karşılaştıkları Afrikalı Türklerin Fethullahçı olduklarını anladıkları anda yollarını değiştiriyorlardı. Irmak kurumuş, pohpohlanmalar yerini dışlanmaya bırakmış, eldeki bütün güç, paramparça bir güçsüzlüğe dönüşmüştü. Yaklaşık altı yıl önce katıldığım bir kahvaltıda “Kardeşim size nasıl yardımcı olabiliriz?” diye özgüven dolu bakışlarla soran benlikler fanustan çıkmış, gerçek dünya ile karşılaşmışlardı.

                Şu anda Afrika’daki gerçek durum bu, bu durumun coğrafyaya açılmak isteyen iş adamları için zarardan çok faydası var. Fethullahçılar bilerek veya bilmeyerek coğrafyada ileri derecede verimli bir Türklük ve Türk malı propagandası yaptılar. Bugün Afrika’da Türk malı demek, Çin fiyatına satılan Avrupa standartlarında mal manasına geliyor. En ticari yönü rekabetin azlığı olan Afrika’da her geçen gün rekabet ortamı biraz daha artsa da, Türk altyapısı hizmet ve mal konusunda Namibya’dan Gabon’a ortalığı hallaç pamuğu gibi savuracak güçte. Lakin Afrikalılar karşılarında -en az Fethullahçılar standardında- bir ciddiyet ve profesyönellik görmek istiyor. Yani Afrika artık elinde bir valiz bisküvi veya cebinde 50.000 usd ile giden esnaf tarafından fethedilebilme özelliğini kaybediyor. Lakin doğru network ve nitelikli iş bilgisi ile küçük yatırım ve çabaların devasa şirketlere dönüşebileceği bir ihtiyaç çılgınlığını da hala bünyesinde barındırıyor.

 TBO Global Kurucusu: Özkan Şahin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir